Cheap Genes: En Eğlenceli Genetik İmece Punk Rock

Yerli alternatif sahnenin tarihinde önemli yeri olan gruplar var. Bazen tek bir cover ile yarattıkları etki ( The Raws’ın Ruhi Su coverı ), bazen ülkede oldukça eksik kalmış alanları çok başarılı atmosfere sahip albümlerle genel kitleye tanıtmalarıyla ( Jakuzi ) önemliler. Çok sevdiğim bu gruplarda yer almış olan Göksu ( the Raws ) ve Taner ( The Raws, Jakuzi )’in yeni bir projeye başladıklarını duyduğum günden beri Cheap Genes’i takipteyim. Zira grubun kuruluş haberini aldığım kişi de Standback, Tozlu Kaset, Second, Securse gibi projeleriyle hardcore/punk sahnemizde izini bırakmış olan davulcuları Alican. Bas gitarları da Secondhand Underpants’den tanıdığımız Ceren’in teslim almasıyla, grup artık tamamen benim müzikal alanıma girmiş oluyor.
Geçtiğimiz hafta lansman konseri yapılan ve tüm dijital platformlarda bulabileceğiniz ilk albümleri “FFFFFELAKET”den çıkan single’ları dinlediğimden beri grubun tüm elemanlarını instagram’dan takibe aldım ve sorularımı hazırladım. Ardından albümün tamamını dinleyince, kapanıştaki “Teşekkürler” öyle bir güzel çarptı ki beni, “wall of sound” etkisinde bir röportaj ile grubu sizlere tanıtmak istedim. Şimdi siz, tabii eğer kabul ederseniz, favori dijital platformunuzdan albümü açıyorsunuz ve “Geri Dönmez”in nakaratını mırıldanmaya başlayarak grubun tamamı ile yaptığımız muhabbeti okuyorsunuz.
İki elemanı punk rock kökenli The Raws’dan, ikisi hardcore/punk kökenli Secondhand Underpants, Standback, Second gibi gruplardan gelen bir kadro nasıl birbirini buldu da Cheap Genes oldu? İlk “lan bundan bildiğin yeni grup olur ya” dediğiniz an, şarkı, toplaşmanın bir hikayesi var mı?
GÖKSU: The Raws’ın sessizliğe bürünmesinin üzerinden yaklaşık beş yıl geçmişti. Uzun bir aradan sonra Taner’le tekrar bir araya geldiğimizde kafamda yeni bir grup kurma fikri vardı. Gürültülü patırtılı bir şeyler yapmak istiyordum. İlk buluşmada bana birkaç bestesini dinletti. Şarkılar sulu zırtlak ama yüksek tansiyonlu power pop-rock’n’roll işlerdi. Bayıldım. Şarkıları dinlerken gözümün önünde oldukça havalı kırık kalpli bir punkrock grubu fotoğrafı belirdi. İlk başta kendimi o resmin içinde görememiştim hatta grubun üyesi olmaktan çok sıkı bir takipçisi olacağımı düşünmüştüm. Sonra işin içinde Ali Can’ın da olduğunu öğrenince bu punk rock sirki tam bana göre dedim. Ardından basçı arayışımız başladı. Grupta kesinlikle bir kadın olmalıydı. Hastası olduğum Secondhand Underpants’ten Ceren’in de ekibe katılmasıyla takım tamamlanmış oldu ve macera başladı. Şarkıların oluşturulması aşamasında eski defterler açıldı, The Raws için sırada bekleyenler, yeni besteler ve kenarda duran fikirler de işin içine girince tavır ve sound netleşti ve tüm ekibin katkılarıyla şimdiki halini aldı.
CEREN: Kadromuz kazılar esnasında Taner tarafından bulundu. Kendi adıma bu ekiple çok üretici ve keyifli hissediyorum. Hepimizin birbirinden ayrı ama hep bir yerlerde ve birileriyle kesişen bir müzik geçmişi var. The Raws bambaşkaydı G.Ananas’ın vokali söz yazarlığı yeni bir dünyaydı, Ali Can çaldığı bütün gruplarındaki sağlam davullarıyla scene için emeği çok. Cheap Genes apayrı bir karakter oldu. Müziği o müzik yapan içindeki insanlar. Kadrodaki sanırım tek kadın olarak, müzik gruplarının sadece erkekler kulübü olmaması çok önemli.
ALİCAN: Öncelikle her birini tanımaktan ayrı keyif aldığımı ve şanslı hissettiğimi belirterek söze başlayayım. Biz ilk etapta henüz grup kurulmadan önce Taner ile onun bir kaç demosu üzerinden çalışmalara başlamıştık. Kimi daha önce The Raws için düşündüğü pilot kayıtlardı kimi de untitled karalamalardı. Bir kaç dinleme seansından sonra benim davul odasında ilk kez şarkıları prova edeceğimiz gün Taner’ in ilk tellere vuruşuyla birlikte benim zillere vurduğum an zaten dedim. Evet, başlıyoruz.. (: Göksu ve Ceren yapbozun en önemli parçalarıydı. Onlar ile resmi tamamladık.
TANER: Valla Ali Can’ın dediği gibi The Raws için ve The Raws ekibine birkaç kişi ilaveyle Köpek isimli kısa soluklu bir deneme grubumuz için bestelenmiş şarkılardan ve pandemi döneminde de kendime yaptığım birkaç şeyi Ali Can ile gitar davul deneyerek başladık, denerken bunlarda can var dedik. Bu Frankesteini canlandırmak için Göksu nun sesi ve kelimeleri , cerenin de hem bas hem grafik hem de fikirsel bir sürü önerileri ile birleşti tüm ekip. Gerçekten Frankestein uzuvları ya da Voltran gibi geliyor bu toplaşma.
İlk albüm “FFFFFELAKET”den bahsedelim biraz, oldukça organik bir sound üzerinde, rakınrol’dan punk rock’a kadar giden dört single ile bir anda piyasaya daldınız. Albümün kayıt ve prodüksiyon aşamasında kulağa canlı gibi gelen bu soundu yakalamak için kimlerle çalıştınız ve en merak ettiğim detay; albümün fiziki baskısı olacak mı?
GÖKSU: FFFFFELAKET’in dijital çöplükte kaybolmasını istemiyoruz. Elimizde tutabilmek, hediye edebilmek, takıp çalabilmek gerekiyor. Albümü kısa bir süre içinde kaset formatında basmayı istiyoruz.
CEREN: Şöyle özetlemek isterim, mastering 8 veya 9 diye bir klasörü dinliyorum sanırım kendi bilgisayarımın müzik programından. Taner Yücel ince ince işledi hem miksi hem masteringi. Albümde duyduğunuz bütün o canlılık, dokular, kusursuzluk ve bu sound oluşturabilmek için çok uğraşıldı. Albümün fiziki baskısı kesinlikle olmalı.
ALİCAN: Taner Yücel farkı demek yeterli olur aslında. Kayıt ve prodüksiyon onun liderliğinde baştan sona tamamlandı. Canlıda olduğu gibi kayıtta da Ercan Bektaş’ın destekleri büyük. Kendisine de burada ayrıca tekrar teşekkürlerimizi sunmadan geçmeyelim.
TANER: Estağfirullah :) Ali Can da gitar kayıtlarında inanılmaz kayıt teknikerliği yaptı. Hayatımda ilk kez dahil olduğum bir grupta kayıt ve diğer teknik kısımlarında ful yalnız değilim. Bizim prodüksiyonumuzda mesleki bir desteğim olmuştur illa ki ama ortaya çıkacak şey, hepimizin dinleyebileceği gibi bir şey olmalıydı. Hepimizin yorumu, arzusu, emeği, direktifi, vakti, revizyonu var.
Albümü dinleyecek gençlere birer tüyo vermek adına, her birinizin albümde sahnede çalmayı en sevdiği şarkı hangisi?
GÖKSU: Bol Dram’ın girişindeki davul atağı ve ardından gelen hipnotik bas ve davul yürüyüşüne karışan vahşi gitar riffleri “işte başlıyoruz” dedirtiyor ve bacaklarım kollarım benden bağımsız harekete geçiyor.
CEREN: Bol Dram bonus olarak hızlı bir lokomotifi kullanmak gibi hissettiriyor.
ALİCAN: Tembel Hayalet.
TANER: Cidden hepsi ayrı komik ve eğlenceli oluyor ama Tembel Hayalet ve Bol Dram sahnede başka haz veriyor bana.
Rakınrol’un en güzel türevi punk rock, bana kalırsa türetenini en uzun yaşatan alt tür oldu zaman içerisinde, buna katılır mısınız? Sanki Patti Smith, Richard Hell, Zappa ve John Peel gibi devler 70’lerde bu müziğin sadece Elvis Presley’den ibaret olmadığını kitlelere öğrettikten sonra her on yılda hep bir kaç grup çıkıp olayı bu yıllara taşımış gibi görünüyor; açıkçası hiç kimse 1980’lerde Hound Dog’un ilk yorumcusunun Elvis değil, Big Mama Thornton olduğunun farkında bile değildi ama bugün bu gerçeklik tamamen değişti. Japonya ve Avustralya gibi uzak ülkelerde de kendi saharasını yaratacak kadar özgünleşebilen bu tür içinde müzik yapan bir grup olarak, Türkiye’de şu an çaldığınız müziği nasıl bir tarihi izlekte tanımlıyorsunuz?
GÖKSU: 70’lerden bu yana punk rock hem kavram olarak hem de sound olarak sürekli değişti. Bugüne geldiğimizde ise tavır hâlâ aynı tavır ama o eski katı kuralların büyük kısmı geride kaldı. Artık kimsenin “gerçek punk budur” deme lüksü yok bence. Herkes kendi küçük evrenini kuruyor ve insanları oraya topluyor. Müzikal olarak da sınırlar iyice eridi. Türler birbirine karıştı, sound daha deneysel, daha kişisel bir hale geldi. Artık mükemmel prodüksiyondan çok samimiyet, teknik kusursuzluktan çok iyi bir fikir daha fazla değer görüyor. Bir grubun hangi sahnenin parçası olduğundan çok, kendine ait bir dünya kurup kuramadığı önemli. Biz de bir yandan MC5, Iggy & the Stooges, Ramones, Suicide, Devo gibi grupların açtığı damardan besleniyoruz. Ama ilham aldığımız şey sadece onlar değil, geçmişten ve bugünden yüzlerce grup sayabiliriz. Sonuçta bütün bunları kendi hayatımızla, kendi mizah anlayışımızla ve kendi dilimizle harmanlayıp bize ait bir şey üretmeye çalışıyoruz.
TANER: Cheap Genes olarak biz de kendimizi bu sürekliliğin içinde görüyoruz. Ramones’tan, power pop’tan, garage punk’tan, pub rock’tan ve rock’n’roll’un farklı dönemlerinden besleniyoruz ama bunları birebir yeniden üretmeye çalışmıyoruz. Türkçe yazıyor, yaşadığımız şehri ve gündelik hayatımızı anlatıyoruz. Bence punk’ın bugün hâlâ anlamlı olmasının sebebi de bu; her kuşak onu kendi hikâyesini anlatmak için yeniden şekillendiriyor. Türkiye’de de kendimizi bağımsız rock geleneğinin bugünkü temsilcilerinden biri olarak görüyoruz bence. Bizim için önemli olan bir akımın parçası olmak ya da geçmişi tekrar etmek değil; yaşadığımız dönemi kendi dilimizle anlatabilmek. Eğer şarkılarımız yıllar sonra dinlendiğinde bugünün ruhunu samimi bir şekilde yansıtabiliyorsa, kendimizi doğru bir yere koymuşuz demektir. Geçmişi taklit etmek yerine, geçmişten aldığımız ilhamla bugünün şarkılarını yazmaya çalışıyoruz diyebilirim.
CEREN: Dediğiniz gibi müzik janra icatları kim hangi müziği icat etti, biz hangi janrayız tanımı, 2000’lerden sonra müziğe ve bilgiye erişimin herkes için demokratikleşmesiyle değişiyor. Kadınların, azınlıkların, ortadoğu’nun duyulmayan bir sürü bilgisi, enstrümanları ortaya çıkıyor. Anadolu saykodelik rock ın Amerika’da ne denli büyük bir dil oluşturduğunu artık farkındayız. Bizi Buzzcocksa benzetiyorlar. Egg Punk cazırtılarımız, serseri sözlerimiz, eğlenceli davullarımız, sert bir müziğimiz, grunge hoplamalarımız var. Cheap Genes’te mizahi bir haller de var, belki turist ömer şarkıları bile bir janradır. Biz bence garip bir birleşim ve o kadar müziğin içindeyim ki dışardan nasıl tanımlanır göremiyorum.
ALİCAN: Punk Rock’ ın dinamik şekilde kurallara karşı duruşu, problemleri çeşitli şekillerle ele alış becerisi ve böylelikle kendini yeniden tanımlamaya bir nevi “değişime” sürekli açık olması bu janrayı uzun ömürlü yaptı diyebilirim. Hal böyle olunca tabiki belli bir kalıba sokmak Punk Rock’ ı da doğru olmaz. Her kuşak, her coğrafyada farklı bir biçimde şekillendirip sunuyor. Biz müzikal olarak power pop, garage punk gibi bir çizginin üzerindeyiz diyebilirim. Bir de albüm çıktıktan sonra yeni üstümüze atılan bir weird rock’n roll ibaresi var (: Türkiye özelinde ise kendimizi ben şahsen 90’ lar bağımsız müzik kültürünün bugünkü temsilcilerinden biri olarak tanımlayabilirim.
Sahnenizdeki Ramones / The Hives karışımı enerjiyi hesaba katınca konser videolarınıza yurtdışından “buralara gelin” çağrılarının artık başladığını tahmin ediyorum, var mı planlar bu yönde? Şu ana kadar verdiğiniz konserlerdeki ilgiden memnun musunuz? 11 Temmuz’daki lansman konserinde bizi neler bekliyor?
GÖKSU: Güzel sözler için çok teşekkürler. Evet, yurt dışından gülümseten mesajlar gelmeye başladı. Hatta 2027 takvimimizi soran, olası turneler için şimdiden nabız yoklayan bookerlar var. Daha yolun başındayken bunlar gerçekten motive edici gelişmeler. Benim şahsen müzik yapmaktaki en büyük motivasyonum hep gezmek oldu. O yüzden bu albüm bizi bir yerlere götürür diye umut ediyorum. Lansman için heyecanlıyız. Goblin Daycare ile birlikte özlediğimiz türden renkli, ışıltılı, gürültülü, üşütük bir punk rock gecesi yaşayacağız gibi görünüyor.
TANER: İnanılmaz heyecanlanıyoruz tabi bu yorumlara. Hatta yakında bir canlı performans videomuz yayımlanacak. Ona çok daha fazla tepki geleceğine eminim. Daha üç konser verdik ve insanlar çoğu şarkımızı bilmeden, eşlik etmeye çalışıp, eğleniyorlar.
CEREN: Konser videolarımızı henüz yayınlamadık, Ali Can çok iyi konser videoları yapıyor. Bizi göçmen arkadaşlarımız Avrupa’da dinliyor, dinleyen herkes gidip oralara çalmamızı istiyor. 11 Temmuz’da Karga’da yeni albümü çalıyoruz. Barış Sarhan’ın yönettiği Parti Faresi klibini ilk defa seyirci ile buluşturuyoruz. Big Baboli Zeynep’in üretimi, Ada Tuncer tasarımı tişörtlerimizi ve diğer merchlerimizi standa konduruyoruz.
ALİCAN: Böyle yorumlar duymak bizi aşırı mutlu ediyor ve heyecanlandırıyor açıkçası. Yurtdışından zaman zaman “buraya gelin” tarzı mesajlar almaya başladık. Cheap Genes’ in coğrafi sınırları aşabildiğini görmek motive edici. Yurtdışında çalma konusunda bazı fikirlerimiz hatta temaslarımız var ama tabi ki bizim için en önemlisi her şeyi doğru zamanda ve doğru koşullarda gerçekleştirmek. Şu ana kadar ikisi İstanbul’ da biri Ankara’da olmak üzere üç konser verdik. Hepsi birbirinden keyifli rock’n’roll partileriydi. 11 Temmuz lansman konseri bol gürültülü ve sürprizlerle dolu geçecek. Gelenlerin yarısı yüzlerinde mutlu bir tebessümle bu geceyi hatırlayacak diğer yarısı bir gün sonra kahvaltısını akşam üstü 5’ te kendini bir börekçiye atarak yapacak.
Dördünüzün müzikal cv’si bir araya gelince insanın aklına “daha bu kadrodan neler çıkar be” fikri geliyor ilk olarak. Cheap Genes bir punk rock projesi mi yoksa daha deneysel yollara doğru yürüme ihtimali var mı?
GÖKSU: Kardeşlerim sürprizlerle dolu. O yüzden Cheap Genes’in neler yapacağını kestirmek şu anda zor. Punk rock bizim çıkış noktamız ama sınırları çok geniş. Bizim için esas olan serserilik, eğlence ve iyi fikir. Takipte kalınız efem.
TANER: Valla hiç belli olmaz ya daha pembe ya da siyah bir şey olur. Belli olmaz. Ama elde daha agresif riflerin olduğu bir demo depomuz mevcut:) bakalım nasıl aranje ederiz onları? zaman gösterecek.
CEREN: Cheap Genes bence bir punk rock grubu ama sahne aldıkça, zihinlerimiz açıldıkça sahne ifademiz, neyi nasıl söylemek istediğimiz daha da gelişir.
ALİCAN: Öncelikle teşekkürler (: FFFFFelaket grubun karakterini net bir şekilde ortaya koydu bence. Tabi geçmişlerimiz sağolsun çantada çeşitli oyuncaklar var. Bireysel olarak herkes zaten kendıinden bir parça ortaya koyarak müzikal bütünlüğü sağlamaya çalışıyoruz.
Sosyal medya hesaplarınızdan özellikle Bandcamp hesabınıza yönlendiriyorsunuz dinleyicileri, bağımsız müziğin organik yollarla tanıtımına önem verdiğinizi belli eden mesajlar eşliğinde. Kişisel sosyal medyalarınızda da menajerlik firmalarının önerdiği ürüne yönlendiren tanıtım niteliğinde videolar yerine daha çekingen ve icra edilen sanatı işaret eden bir tavır kullandığınızı görüyorum. Covid’den sonra çok farklı bir “promosyon ve işbirliği” çağına uyanmış gibi görünüyoruz ve burada bana doğal gelmeyen bir şeyler var. Artık arayıp bulan dinleyici yerine ağzı açık yem bekleyen dinleyici profiline geçmişiz gibi hissediyorum ben kendi adıma, sizler günümüzde müzik sektörünün içinde bulunduğunuz kısmında yaşanan bu değişim ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
GÖKSU: Grupların dinleyiciyle buluşma biçimi gerçekten çok değişti. Eskiden bir fanzine girmek, kaseti elden ele dolaştırmak ya da turne yapmak belirleyiciydi. Bugün bir grubun müziği, birkaç saat içinde dünyanın öbür ucunda kendine dinleyici bulabiliyor. Pandemi dönemi de yeni nesil punk ve alt türler için adeta bir rönesans oldu. İnsanlar evlerine kapanıp sınırsızca üretmeye başladı. Ama konser verilemeyince gruplar da dinleyiciyle bağ kurabilmek için ne yazık ki içerik üreticisine dönüştü. O dönem geliştirilen pazarlama alışkanlıklarının büyük kısmı da kalıcı hale geldi. Sosyal medya sayesinde müziğini dünyanın her yerine ulaştırabilmek fikri fena değil. Ama bazen müziğin kendisi, onu pazarlama biçiminin gerisinde kalıyor gibi. Sürekli kameraya konuşmak, trendleri kovalamak ya da her gün görünür olmak zorundaymışsın gibi bir baskı var. Bunları yapmazsan sıralamada geride kalmış hissediyorlar sanırım. Bizim tercihimiz biraz daha eski kafalı diyebilirim. Elbette sosyal medyayı kullanıyoruz ama insanları mümkün olduğunca müziğe yönlendirmeye çalışıyoruz.
TANER: Biz sosyal medyayı reddeden bir grup değiliz. Sonuçta dinleyiciye ulaşmanın en etkili yollarından biri hâlâ orası. Ama müziğin, onu tanıtmak için üretilen içerikten daha önemli olması gerektiğini düşünüyoruz. Bandcamp’ı sevmemizin sebeplerinden biri de bu. Orada odak hâlâ müzikte. İnsanlar bir videoyu kaydırıp geçmek yerine gerçekten albümü açıp dinlemeye geliyor. Biz de dinleyiciyle böyle bir ilişki kurmayı daha samimi buluyoruz. Tabii ki dünya değişiyor ve buna tamamen sırt çevirmek mümkün değil. Biz de sosyal medyayı kullanıyoruz. Ama amacımız algoritmanın istediği içerikleri üretmekten çok, insanların şarkılarımızı merak edip keşfetmesini sağlayacak bir alan yaratmak. Bize göre kalıcı olan hâlâ şarkının kendisi.
CEREN: Her şeyin çok zor olduğu bu ülkede bi tane şarkı açayım da dinleyeyim dendiğinde Spotify’a mecbur olduğumuzu biliyoruz. Bu kolaylığı biz de kullanıyoruz, arayüzü çok kolay, armut piş ağzıma düş durumu var. Ancak alternatifi niye olmasın? Neden bir de başka yerden dinlenmesin? Spotify dinleme gelirlerini kendisi kontrol eden, bunu bi karaborsa haline çeviren, kocaman bir şirketten, savaşı desteklemesi berbat. Sevdiğiniz müzisyeni en doğrudan destekleyebileceğiniz yer Bandcamp. Yurt dışında çok yaygın çünkü politik bilinç de var. İnsanlar müzikte boykotun gücünü kullanıyor. Bizde müzikten gelen müziğe gidiyor. Bu otonom sistemin en faydalı aracı Bandcamp, sizin kulaklarınız ve desteğiniz. Millenialce dükkana gidip kasedi almak gibi bir şey.
ALİCAN: Kesinlikle ve üzülerek katılıyorum. Müziğin kendisinden çok onun nasıl pazarlandığının konuşulduğu bir dönemdeyiz. Dijital çağ ile gelen bir durum sonuçta ne yapsak ne etsek önüne geçilecek bir durum gibi de durmuyor. Dinlenme alışkanlıkları tamamen değişmiş durumda. Sanki birkaç saniye içinde insanları etkilemeniz gerekiyormuşçasına müzik yapılıyor artık. Biz grup olarak daha organik bir ilişki kurmayı önemsedik en başından beri. İnsanların müziğimizi arayıp bulması, albümün bütünlüğünü hissetmesi ve bandcamp gibi platformlarda grupla daha doğrudan temas kurmasını seviyoruz. Hala albüm kapağına, sözlere, konser deneyimine ve topluluk hissine önem veren bir dinleyici kitlesinin var olduğuna inanıyoruz. Belki sayıları eskisi kadar fazla değil ama bizim için çok kıymetliler. Bu sayıyı artırmak biz ve bizler gibi düşünen grupların elinde.
2026’da bir “Türkçe rock rönesansı yaşanıyor” havası yayılıyor. Diiln adının ana fikir olduğu akımlar beni hep şüpheye düşürmüştür fakat özellikle indie rock / punk rock gruplarında dilin günlük hayattaki pratiklerinin gerçek hisleri şarkıya aktarırken çok daha başarılı kullanıldığı, 2000’lerin başına uzanan başarılı bir birikim de oluştu sanki artık. Grunge üzerine TSM vokalleriyle söz yazan Duman’ı; Ruhi Su coverlayan bir The Raws’ı; Jakuzi’nin ilk iki albümünde synth pop ve post punk’ta Türkçe kullanımını, pop punk’a Türkçe nakaratı sabitleyen Second’ı düşününce artık 00’lerde, 80’lerdeki “TRT dili”nin aşıldığını görüyoruz nihayet. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
TANER: Önceleri rock müzikte söz yazarken daha ağdalı, şiirsel ya da daha resmî bir dile yönelme eğilimi vardı. Bir de çok ezbere kalıplar dolaşıyordu Türkçe rock müzikte. “İçimdeki çocuk, aynadaki yüzüm, onlarrr anlamıyorlar, onlar bilmiyorrr! Kim abi onlar, bizler? Neyse, son yıllarda ise gündelik konuşma dili çok daha doğal bir şekilde şarkıların içine girebildi. Bu da şarkıları daha samimi ve daha inandırıcı hâle getirdi bence. Valla ben çok konuşuyorum ama burada top en çok Göksu’da!
GÖKSU: Eski projelerimde daha çok sahnedeki personanın zihninin içinden çıkanları yazıyordum. Cheap Genes’de biraz daha kendi iç dünyama döndüm. Bu benim için yeni bir şey. Artık rol yapmadan, daha çok kendi içimden geçenleri hikâyeleştiriyorum. Şarkı yazarken büyük laflar etmekten kaçınıyorum. Dünyayı kurtarmaya çalışmıyorum. Çok küçük bir kelimeyle hem komik, hem acıklı, hem de sinir bozucu olabiliyorsun. Türkçeyi bu yüzden seviyorum. Bir de bence Türkçe artık rock müziğin içinde kendini ispatlamak zorunda hissetmiyor. Kendi ritmini buldu. İster sert ol, ister komik ol, ister dümdüz konuş… Doğru hisle söylendiğinde hepsi çalışıyor. Bence son yıllardaki en güzel değişim de bu.
CEREN: Genelde İngilizce rock müzik dinlemiş bir insan olarak rock müziği Türkçe yazabilme ve deneyimlemeyi gerçekten takdir ediyorum. Karışık duyguları Türkçede yalınlaştırmak sanki terapik bir şey. Bazen şakasına Türkçe sözlerimizi ingilizceleştiyorum ya da tam tersi “I waited for you, you didn’t show up, damn you lazy ghost” gibi.
ALİCAN: Buradaki anahtar kelime “samimiyet” bana sorarsan. Ne kadar samimi ve tabiki melodik, ritmik bir düzlemde dili kullanırsan o kadar başarılı olur gibi hissediyorum ben genel olarak. Yalnızca Türkçe için değil tüm diller için bence aynı durum geçerli. Samimiyet işi sanki evrenselleştiriyor gibi düşünüyorum.
Taner sen sadece bir müzisyen olarak değil işin prodüksiyon tarafından da katılıyorsun olaya. Kişisel diskografini The Raws, Jakuzi ve Cheap Genes ile bir zaman çizelgesine oturttuğumuzda bir grubun tüm kayıt aşamasında tüm potansiyelini dinleyicinin duyabilmesi için neye ihtiyacı var leb demeden anlıyorsun gibi geliyor bana.. Nedir iyi duyulmanın sırrı?
TANER: Bence en büyük sır, prodüksiyonun kendini göstermemesi. İyi bir kayıt dinlerken insanın aklına “ne güzel trampet tonu” değil, şarkı gelmeli.
Teknik bilgi tabii ki önemli ama bence kayıt almadan önce grubun ne olmak istediğini anlamak daha önemli. Her gruba aynı davul sesini, aynı gitar tonunu ya da aynı miksi uygulamaya çalışırsanız sonunda birbirine benzeyen kayıtlar çıkıyor.
Ben prodüktör olarak biraz daha geri çekilmeyi seviyorum. Grubun karakterini ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Çünkü bence iyi prodüksiyon, müzisyeni değiştiren değil, onu daha net duyurandır. Kötü bir şarkının veya kötü performansın iyi prodüksiyonu olmaz bana göre. Bence iyi duyulmanın sırrı iyi çalmak ve iyi bir şarkı ve net bir ifade. Geri kalan her şey onu desteklemek için var. Bir de özellikle punk gibi bir türdeyseniz en önemli şeylerden biri attitude. Bunu tam olarak Türkçeye çevirmek zor ama tavır, duruş ve samimiyetin birleşimi gibi düşünüyorum. Punk müziğinde bazen kusursuz çalmaktan daha önemli olan şey, söylediğine gerçekten inanıyor olman. Dinleyici bunu hissediyor.steril, kusursuz ve ruhsuz bir sound yerine enerjiyi ve karakteri korumaya çalışıyoruz ve bunun dozunu hep birlikte deniyoruz.
Ceren, sen çok ilginç bir geçiş döneminde çalıyorsun aslında Cheap Genes ile. 70’lerden 90’lara kadar bir grupta “kadın” olduğunda bunun “sürpriz bir bonus” kabul edilmesi genel olandı. 2000’ler boyunca grunge ve ilk rriot grll akımlarından sonra, bunun bir “avantaja” dönüştüğü andan “sıradan” kabul edildiği hızlı bir sürece girdi insanlık. Röportajın başında da Big Mama Thornton örneği ile belirttiğimiz gibi, rock müzikte ve köklerinde, onu şekillendiren çok önemli figürlerin pek çoğunun kadın olması gibi bir gerçek karşımızda duruyorken, sen tam bu süreçte müzik dünyasında aktif ter döken bir müzisyen olarak değişimi nasıl yorumluyorsun?
CEREN: 70ler ve 80lerde kadın punk rock gruplarınının influence i yani diğer müzisyenleri etkileme hissi o kadar güçlü ki Delta 5, the Slits the Raincoats, X Ray Spex bunlar aslında kadın punk rock gruplarının anaları. 90’larda Riot grrrl akımının benimseyecek olduğu “Girls invented punk rock, not England. / Kızlar punk rockı icat etti, İngiltere’yi değil.” cümlesi bu eski kadın gruplarının öncülüğünden geliyor. İngiliz erkek domine punk dünyasına da bir çuvaldız batırıyor. Sonic Youth’un Kim Gordon’u da bu tavrı benimsiyor, şu anki projesi full kadın müzisyenli. The Beatles’ın önünü kapadığı Liverbirds örneği de içler acısı, John Lennon kadınlar için “Kadınlar gitar çalmaz.” diyor. Burada bir belgeseli var izlemek isterseniz. Yani kadınlar gerçekten güçlükler, yok sayılmaya rağmen ayakta duruyor.
Kadın müzisyen, fotoğrafçı, doktor, akademisyen, siyasetçi her şey erkeklere göre daha az. Hele ki enstrüman çalan kadın çok az hala, sokaktaki bir kaç konser afişine bakın yeterli. Patriyarkaya karşı kadın erkek hep birlikte durmak gerekiyor. Bahsettiğiniz bu değişim senelerin kadın direnişinin sonucu.
Göksu sahnedeki personanda Joey Ramone, Andy Kaufmann ve Richard Hell bir arada göze çarpıyor. Şarkı sözlerindeki nihil sitem halini aşktan günlük hayata kadar net bir şekilde duyuyoruz. Hatta single’lardan favorim olan “Geri Dönmez” sözleriyle bir wall of sound yaratıyor desek yeridir. Albümün kapanışındaki “Teşekkürler”de bu konuda çok iyi bir özet görevi görüyor sanki. Türün doğasından dolayı gelen bir lanet gördüğün için mi bu nihil tavır yoksa potansiyeli olduğu halde çökmeyi tercih etmesi mi?
GÖKSU: Bu isimlerle anıldığımı annem okusa benimle gurur duyardı Heheheh. Çok teşekkür ederim. Önce soruyu okuyunca biraz güldüm çünkü evet, albümün en gaz şarkısından en sevimlisine kadar hemen hemen hepsinde bir tedirginlik, bir tekinsizlik var. Neredeyse hiçbirinde geleceğe dair umutlu bir tablo çizmiyoruz. Ama ben bunu bir çaresizlik hali olarak görmüyorum. Daha çok absürtlüğüyle ilgileniyorum. O yüzden o nihil tavır aslında her şey bitti diye üzülmekten çok, olan bitenle dalga geçme hali diyebilirim… Cenazede kendini tutamayıp gülen çocuklara selam olsun..
TANER: Ben şahsen G Ananas için nihilist diyemem. Bunu Sen İstedin, The Raws ve Haylayf Şeytan Üçgeni Not Made In China vs gibi bütün dahil olduğu projelerde G Ananas’ın kaleminin, hayal kırıklığı, ironi, absürtlük ve kara mizah gibi ortak bir çizgisi var bence.
Paslanmaz’ın notu: Cheap Genes’i takip etmek için kafa atabileceğiniz online mecralar ektedir, arz ederiz.
https://cheapgenes.bandcamp.com/
https://www.instagram.com/cheapgenes/










